Ads

Sokrates Öncesi Dönem

“Başlangıçlar” bölümünde , felsefenin başlangıcı konusundaki değişik görüşlere değinildi. Karşı savları göz ardı etmeden, bugünkü anlamıyla felsefi düşüncenin “Batı Anadolu” topraklarında başladığını söyleyebiliriz.

İlkçağ felsefi düşüncesinin M.Ö.VI.yy. ile M.Ö.V.yy.ları kapsayan başlangıç dönemi felsefe tarihçilerince Sokrates öncesi dönem olarak adlandırılıyor.

Bu dönemin ilk büyük düşünürleri, Thales, Anaksimendros ve Anaksimenes Milet kentinde yaşamışlardı. Miletli düşünürler daha çok doğa üzerine akıl yürütmüşler, fiziksel dünyanın görünüşünün arkasında var olduğu varsayılan “ana ilke”(=arkhe) nin neliğini araştırmışlardı.

“Bu dönemin belli başlı düşünürleri, özellikle Thales tarafından geliştirilen “arkhe” tasarımı doğrultusunda, doğada varolan fiziksel nesnelerin varlıklarını dayandırabilecekleri “ilk ilke”yi ya da “ana madde”yi temellendirmeye yönelik bir felsefe çerçevesi içerisinden düşünmüşlerdir. Felsefe tarihine Milet Okulu Filozofları ya da İyonyalı ilk Filozoflar diye geçen bu ilk filozofların, felsefece düşünmenin temellerini atmaları bağlamında gerçekleştirdikleri en büyük başarı, doğadaki görüngülerin gerçekliğini söylenbilgisel(mitolojik) öykülere yer etmiş usdışı izleklere başvurmadan, tanrıbilimsel yaklaşımların gerçek dışı açıklama öğelerine gitmeden, salt “bilimsel” açıklamalarla sorgulamaya çalışmak gibi oldukça keskin bir adımı atabilmiş olmalarıdır. Nitekim bu bağlamda “maddenin ya da maddenin tözselliğinin sürekliliği”, “dünyanın doğal evrimi”, “niteliğin niteliğe indirgenmesi” gibi önemli konularda yarı felsefi yarı bilimsel ilkeler bulgulayıp bunların doğruluklarını kendi içinde tadı uslamlamalarla tanıtlamayı başarmışlardır.” (Felsefe Sözlüğü)

“Ancak, şu ya da bu olduğu tasarlanan bu ana kaynaktan sayısız varlıklar nasıl oluşmuşlar? Bu “oluş” sorunu başlangıçta henüz ortada yok. Çünkü ilk filozoflar ana varlığı canlı sayıyorlar, canlı da kendinden ürer, dolayısıyla oluş var. Bu sorunun ilk çözüm denemeleri Anaksimenes’te: Ona göre, tek tek nesneler, havanın sıkışması ve gevşemesinden oluşurlar. Sorunu asıl ortaya koyup vurgulayan Heraklit’tir. Ona göre doğa da, ana-varlık olan Ateş gibi, boyuna bir değişme, bir oluş içindedir. Doğadaki tek tek nesneler, evrenin yasası olan Logos’un birbiriyle savaşan karşıtları bir uyuma vardırmasından oluşurlar.”(Macit Gökberk)

Ele aldığımız dönemin diğer önemli düşünme çevresi Güney İtalya’da Elea bölgesinde oluştu. Elea Okulu olarak adlandırılan bu çevrenin önde gelen isimleri, Ksenephones, Parmenides, Elealı Zenon, Melissos olmuştur.

Elea düşünürlerinin de temel sorunu “evrenin dayanağı” idi. Onlar çoktanrılı inançların aksine “bircilik” doğrultusunda çözümlemelere girişmişlerdir.

Sokrates önceki dönemde, dinsel ve gizemci yanı ağır basan Pythogorasçılık da etkili olmuş bir düşünce hareketidir.

Varolan şeyler üzerine daha çokçu düşünen isimler de vardır. Bunlar, Miletlilerin tek töz anlayışından farklı olarak, çoklu töz modelleri ile evrenin yapısını açıklamaya girişmişlerdir. Empodekles ve Anaksagoras bu doğrultuda düşünen iki isim olarak günümüze ulaşmıştır.

Demokritos ve Leukippos tarafından temellendirilmeye çalışılan atomculuk öğretisi de bu ilk dönemde anılmaya değer önemli bir düşünce akımıdır.

Dönemin ikinci ana evresini “Sofist Öğreti” oluşturmaktadır. Protogoras, Gorgias ve Hippias bu akımın öne çıkan isimleridir.

“Eski Yunan Felsefesi’nin uslanmaz haşarı çocukları diye nitelenen sofistler bütünlüklü bir düşünce dizgesi ortaya koymamış olmalarına karşın, özellikle belli yaşam sorunları ile durumları karşısında takındıkları tutumlar ya da gösterdikleri yaklaşımlarla yalnızca ilkçağ felsefesine değil bütün bir felsefe tarihine damgalarını vurmuşlardır. Sofistler, bir yerden bir yere yolculuk ederek yaşayan gezgin bilgeler olarak, konakladıkları yerleşim bölgelerindeki varlıklı insanların çocuklarına verdikleri dersler karşılığı aldıkları parayla geçimlerini sağlamışlardır. M. Ö. V. yüzyılın sonlarında çok büyük ölçüde tarıma dayalı monarşilerden ticaretle uğraşan topluluklara dönüşen Yunan kent devletlerinin gelişiminde son derece büyük bir rol oynayan sofistler, başta retorik olmak üzere pek çok alanda dönemin filozoflarından hem daha profesyonel hem daha donanımlı hem de daha etkileyici auara’larıyla dikkat çekmektedirler. Yunan endüstrisi ile ticaretinin patlama derecesinde büyük bir gelişme gösterişine bağlı olarak ortaya çıkan yeni zenginler ile ekonomik bakımdan güçlenen tacirler, aristokratik eğitimden yoksun olmaları gerçeğine karşın siyasal etki talebinde bulunmaya başlamışlardır. Söz konusu bu yeni toplumsal katmanın üyeleri, cahilleri aratmayacak denli eğitimsiz olduklarının ayırdına varmalarıyla birlikte, özellikle siyasal konularda kendilerini geliştirmek isteğiyle kamuya açık konuşma, geçerli, yani ikna edici uslamlama ve genel kültür alanlarında ücretini ödemek koşuluyla sofistlerden dersler almışlardır. Bu yüzden aralarında Yunan düşüncesine son derece büyük katkılarda bulunmuş usta bilgeler olmasına karşın, sofist” deyişi çok geçmeden halkavcısı” (demagog), yanıltmacı”, “safsatacı” gibi niteleçlerle birlikte anılan kötücül bir terim kimliğine bürünmüş, “sofistlik” sözcüğü de buna bağlı olarak, Batı dillerinde günümüze kadar gelen olumsuz anlamını yüklenerek ahlâksal bakımdan yapılan yanlışlıkları imler olmuştur.”

Gönderiliyor, Lütfen Bekleyin....

Bu yazıda telif haklarına ve yasalara aykırı bir bilgi veya link bulunuyorsa lütfen buradan iletişime geçiniz.

Deneycilik

Ing. empiricism;

Fr. empirisme,

Alm. empirirmus,

es. t. ibtibıîriyye, tedrîblyye

Eski Yunanca’da “deney”, “deneyim”, “duyu verisi” gibi anlamlar taşıyan empeiria’dan türetilmiş felsefe terimi. Felsefedeki en genel anlamıyla tüm bilginin kaynağının deneyim olduğunu söyleyen bilgikuramı; insan bilgisinin tek kaynağının deney olduğunu öne süren bilgi öğretisi.

Deneycilerin deneyimden anladığı genellikle duyu organları aracılığıyla gerçekleştirilen deneyimdir. Gizemci deneyim, estetik deneyim vb. deneycinin başvurmayı tercih etmeyeceği bilgi edinme yollandır. Deneyci düşüncenin en belirgin özelliği deneyime önsel (a prion) bilgiyi yadsımasıdır. Deneyci görüş insan zihninin deneyimden yararlanmadan sahip olduğu düşünülen kavramların varlığını reddeder. Deneyciliğin savunucularına göre deneyimden bağımsız gibi görünen her kavram deneyimle edinilen başka kavramlara indirgenebilir. Felsefe tarihi boyunca bütün zorunlu doğruların önsel yani a priori olduğu kabııl edilegelmiştir. A priori önermelerin varlığından hoşlanmayan deneycilere göre ter zorunlu doğru aslında tanımı gereği doğrudur, yani uzlaşıma bağlıdır. Bir başka deyişle her zorunlu doğru analitiktir. Bunun sonucu olarak a priori önermelerin hepsi analitik olacağından -diğer yandan usçu fılozoflara göre sentetik a pırorz önermeler de vardır- a priori önermeler arak deneyci görüşlere ters düşmez. Böylelikle, deneyciler deneyimden bağımsız gibi görünen matematik, mantık gibi bilimlerin doğru önermelerinin dünya hakkında bilgi vermeyen önermeler olduğunu savunmuşlardır. Felsefe tarihine bakıldığında, bilgiyi deneyimle edinilen bilgiye indirgemeye eğilimli birçok fılozoftan (sözgelimi ilkin Francis Bacon ‘ söz açılabilir, ancak deneyciliği dizgeli bir şekilde ortaya koyan düşünür John Locke ‘tur. Locke en başta Descartes ‘ın “doğuştan gelen düşünceler” (Lat. ideae innatru) görüşüne karşı çıkmış ve zihnin herhangi bir deneyime girmeden önce boş bir kâğıt gibi olduğunu (tabula rasa) ve deneyimle doldurulduğunu ileri sürmüştür. Locke’tan sonra G eorge Berkeley ve David Hume da deneyci bilgi- kuramını savunmuşlardır. XIX’. yüzyılda John Stuart Mill, kendinden önceki deneycilerin cesaret edemediği bir şekilde matematiksel ve hatta mantıksal bilginin – bile tümevarımla ve deneyimle elde edilen bilgi türleri olduğunu öne sürmüştür. Deneyci görüşler Viyana Çevresi felsefecilerince de çok tutulmuş ve benimsenmiştir. Ancak 195U7erden sonra W. V. Quine ‘ın “Two Dogmas of Empiricism” (“Deneyciliğin İki Dogması”, 1951) başlıklı yazısında deneyciliğin önkabullerine getirdiği eleştiri ve Noam Chomsky ‘nin Arjıeets of the Theary of Syırtrıx (Sözdizimi Kuramının Çeşidi Yönleri, 1965) adli kitabında dil bilgisinin a priori temellerini ortaya koyması ile deneycilik çok kan kaybetmiştir.

Felsefe tarihi boyunca deneyciliğe yapılmış olan eleştiriler temelde iki koldan ilerler. Ilk eleştiri a priori bilginin varlığını öne sürer. “Mantık ve matematik bilgisinin deneyle onanmaya ihtiyacı yoktur” itirazı deneyciler için üstesinden gelmeyi tam olarak hiç beceremedikleri bir zorluğu dile getirir. XX. yüzyılda mantıkçı deneyciliğin bu itiraza verdiği yanıt -Hume ‘un yanıtının aynısıdır- mantık ve matematik önermelerinin analitik önermeler olduğu ve bu yüzden de dünya hakkında zaten bilgi vermedikleri biçiminde özetlenebilir. Bu görüş, Quine ‘ın “Deneyciliğin İki Dogması” adli makalesinde analitik ve sentetik önermeler ayrımına yapağı itirazla oldukça yıpranmışlar.

Deneyciliğe yapılan ikinci eleştiri ise deneyciliğe içerden saldırır. Deneycilik, bu ikinci eleştiriye göre, bilgisinin deneyimden geldiğini iddia ettiği, örneğin “ideal koşullarda tüm cisimler aynı hızla düşer” türü bilimsel önermelerde bile bazı deneyim dışı ilkelere ve kurallara başvurduğumuzu gözden kaçırmaktadır. Öncelikle “ideal koşullar” denilen koşulların bilgisinin ne tür bir deneyimle elde edildiği belli değildir. İkincisi, deneyimlenen sonlu örnekten bütün cisimler için bir sonuç çıkarmak tümevarım ilkesine başvurmadan mümkün değildir. Tümevarım ilkesinin deneyimle temellendirilebileceği de savunulamaz, çünkü bu “tümevarım her zaman işe yarar” gibi bir öncül gerektirir ve tümevarımın hep işe yaradığım söyleyebilmek için yine tümevarım yapmak gerekir. İnsan bilgisinin tek kaynağının duyular yoluyla gerçekleştirilen deneyimler olduğunu öne süren deneycilik, Felsefenin en temel sorularından “Bilginin kaynağı ya da kökeni nedir?” sorusu bağlamında verilen yanıtlara bağlı olarak felsefe tarihinde usçuluk ile uzantıları doğuştancılık ve önselciliğe karşıt bir konumda yol almıştır.

Deneycilik anlayışının izleri felsefe tarihinde geriye doğru sürüldüğünde “Stoacılik” ile “Epikurosçuluk”a dek uzandığı görülmekle birlikte, bu anlayış en yetkin biçimiyle başını Locke, Berkeley ve Hume ‘un çektiği “İngiliz Deneyciliği”nde temellendirilmiştir. Bunun yanında David Hardey ve Joseph Priestley tarafından ortaya atılan “Çağrışımcı Deneycilik” deneyciliğin bir sonraki aşamasına karşılık gelirken, Viyana Çevresi düşünürlerince geliştirilen “Mantıkçı Olguculuk” ya da “Mantıkçı Deneycilik” deneyciliğin en son biçimini almış modern uzantısıdır.

Gönderiliyor, Lütfen Bekleyin....

Bu yazıda telif haklarına ve yasalara aykırı bir bilgi veya link bulunuyorsa lütfen buradan iletişime geçiniz.

Toplam 48 sayfa, 48. sayfa gösteriliyor.« İlk...10...464748
Sponsorlar: ZAYIFLAMA HAPI.ZAYIFLAMA.estetik.flash oyun.evden eve nakliye.evden eve nakliyat

Evden Eve Nakliyat- Chat - Mynet - Dini Sohbet - Sohbet - Masal dinle - Netcim